Sinema, televizyon ve tiyatronun sevilen oyuncu ve yönetmeni
Emre KINAY, tiyatrocu aile geleneğine uyarak oyunculuğa tiyatroda adım atmış.

Sanatta diyalektiğe inandığını dile getiren KINAY, belirli bir akıma bağlı olmak yerine sanatın her akımdan beslendiğini söylüyor.
Tiyatro, sinema ve televizyonda birçok projede yer alan sanatçı Emre KINAY için tiyatro; bir ülkenin kültürel yaşamının olmazsa olmazları arasında. 2005 yılında kurduğu DURU Tiyatro'da çalışmalarına devam eden KINAY, televizyonun ticari yanının öne çıktığını ve orada sanat yapılamayacağının altını çiziyor. Alkışla reytingin aynı şey olmadığını vurgulayan KINAY ile, tiyatro, sanata bakışı ve ülkenin genel kültürel durumuyla ilgili bir sohbet yaptık.

Emre Kınay nasıl bir aile ortamından gelerek tiyatroya yöneldi?

Annem babam tiyatrocuydu, tiyatroda tanışmışlar. Ben onların tiyatroculuk dönemlerine yetişemedim, ama evde hep muhabbeti edilen bir konuydu. Ablalarım, anne ve babamın tiyatro yaptığı dönemi hatırlar, ben bilmem. Ama onlar ülkenin çok kötü bir döneminde tiyatro yaptılar. İlerleyen süreçte benim iki seçeneğim vardı. Ya hukukçu ya da tiyatrocu olmak arasında bir karar verecektim. Önce hukukçu olmayı seçtim, sonra tiyatro daha ağır bastı ve bu yolda ilerledim. Ailem bana her zaman destek oldu, engel olmadılar. Seçimlerime ailemden müdahale olmadı, sadece bu seçimlerimizin artıları eksileri söylenirdi. Tiyatroda çekilen zorluklar nedeniyle başta annem istemedi ama sonrasında kabul etti.

Tiyatroya karar verdiğinizde ülkenin genel koşulları tiyatroya yönelik arzunuzu olumsuz etkilemedi mi?

Tiyatroya başlarken bu şekilde düşünmedim. Türkiye'de olanak bulamazsam yurtdışına gider, tiyatro yaparım diye düşündüm. Bu ülkede sanatın yapılamama zorluğu her zaman yaygın olan bir durum. Ne zaman birisi bir heykel kırıyor, bir resme tükürüyor ertesi gün hepimiz bu durumu düşünüyoruz. Bu ülkede sanatla cebelleşmenin bedeli bu zaten. Bu ülkede herkes sanatı çok sever ama kaç kişi sanatı takip eder sormak lazım. 30 yaşındaki bir kişi, ortalama 30 oyuna gitmediyse kendine aydın diyemez. Ülkemizde herkes sanatı çok sever ama onu takip etme ihtiyacı duymaz. Bu sosyal yönetim şeklimizle, kültürel yapımızla ilişkili. Tiyatro, stand-up gösterilerinden ya da tiyatrodan uydurulmuş televizyondaki şeylerden ibaret değil. O yüzden de bunların hepsini bilerek girdim konservatuvara. Dolayısıyla, yurtdışına gitmek, bir kaçma değildir. Elimden geldiğince ülkemde yapmaya çalışırım, yapamadığım noktada yapacak yeri bir şekilde zaten bulurum. Sanat kendini ifade edecek yeri bulur. Seçimlerimizi sosyal şart ve gelecek kaygısı taşımadan yapmamız lazım, ben de öyle yaptım.

Sanata bakışınızı açıklar mısınız? “Sanat Sanat içindir” ve “Sanat Toplum içindir” tartışmasına nasıl bakıyorsunuz?

Sanat, hem sanat içindir hem toplum içindir. Sanat, sanat için yapılır, toplum onu paylaştıkça çoğalır. Sanat ne sanat içindir ne toplum içindir... İkisi ayrı değildir. Hiçbir sanatçı “Bunu yapıyım, halkım seyretsin” diye yapmaz. Bir derdi, bir hikayesi vardır. Resimle anlatmayı tercih eder, operayla anlatmayı tercih eder. Film çekmeyi tercih eder, benim gibi tiyatro yapmayı tercih eder. Anlatmak istediği hikayeyi anlatır.
O hikayeyi paylaştığı insan arttıkça o toplumsallaşır ve hedefine ulaşmış olur. Sanatın evrensel olabilmek için bütün dünya üzerinde yaşayan bütün insanlara seslenebiliyor olması şartı vardır. Yaşar Kemal'in romanlarının birçok dile çevrilmesi bunun ispatıdır.
O sadece Çukurova insanının hikayesini yazmaz, onun üzerinden tüm insanlıkla ilgili bir hikaye yazar.


Sanat anlayışınızda belli bir akıma ya da türe bağlılık var mı?

Ben sadece diyalektiğe inanırım. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Bir dönem klasiklerin çok önemli olduğunu düşünsem bile, arkasından gelecek olan bir modern akımın ya da absürd, sürreal ya da postmodern akımın beni etkisi altına almayacağının garantisini veremem. Bütün kaynaklardan beslenirim.

B
irlikte çalıştığınız ve sizi etkileyen isimler nelerdir?

Genco Erkal ve Mehmet Ulusoy'u direkt söyleyebilirim, ustalarımdır, ömrüm boyunca da ustalarım olarak kalacaktır. Genco Erkal çok iyi bir insandır ve bunun da ötesinde çok sevdiğim, inandığım birisidir. Rahmetli Mehmet Ulusoy, tiyatroya olan aşkıma en iyi örnektir. Başka birçok önemli isim de var tabi. Bu iki isim benim hala tiyatro yapmama nedendir diyebilirim.

Sahneye çıktığınızda onların da sizinle sahnede yer aldığını mı düşünürsünüz?

Öyle diyemeyiz. Herkes kendi hikayesini kendi yaşar, kimse kimseyi yaratmaz. Benim öğrencilerimin de kendi başına varolacakları gibi... Ben onlarla sadece bir adabı paylaşırım. O adap ile ilgili teoriyi ve tüm bildiklerimi paylaşırım. O kendi hikayesini söyler çünkü o başka bir insandır. Başka bir kimliğe, başka bir sese, başka bir algıya sahip. O kendi özgün haliyle hayata devam eder.


Tiyatro sizin için çok önemli ama geniş kitleler sizi sinema ve televizyon tanıdı. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Televizyon ve sinema da benim için çok önemli, hiçbir zaman aksini söylemedim. Oyunculuk bir ve tektir. Tiyatro sanatı bir ve tektir, sinema sanatı bir ve tektir. Televizyonda sanat olmaz çünkü sanatın skor gibi bir derdi yoktur. Falanca filme 5 milyon kişinin gitmiş olması o filmin iyi film olduğu anlamına gelmez. Yüz kişinin de bir başka filme gitmesi o filmi kötü film olarak nitelemez. Sanatın zamana dayanıklılık parametresi vardır. Televizyon başka kıstaslara göre çalışır, bildiğiniz bir ticarethanedir. Para kazanırsa yaşamını sürdürür, para kazanamazsa sürdüremez. Para kazanmasının yolu da reyting almaktır. Dünyanın yapılabilecek en iyi dizisini yapın reyting dilimi diğerlerinin üstünde değilse hiçbir manası yoktur. Tiyatro ve sinemayı bir, televizyonu da ayrı değerlendirmek gerekiyor. Televizyon bir ticari faaliyet alanıdır, sanat yapılamaz. Ama tiyatro ve sinema sanat mekanlarıdır, sanat alanlarıdır. Hele sinema diğer yedi sanatın birleşimidir bir yerde. Üçünü birleştiren tek bir şey vardır, hikaye. Diğer yandan televizyona çok minnettarım iyi ki de televizyonda çalışmışım, çok da seviyorum televizyonda iş yapmayı.

Tv’de başrolünde yer aldığınız “İki Aile” dizisi üç sene gibi uzun bir süre yayınlandı. Bu başarının sırrı neydi?

Reyting alıyordu, devam ediyordu. Reytingleri düşünce yayından kalktı.

Alkışla reytingin aynı anlama gelmediği görülüyor yani?

Alkışla reyting aynı şey değil. Tiyatroda 300 koltukta oturan seyirciye oyun oynuyorsanız, oyundan sonra selam verdiğinizde alkış alırken 300 kişi oyunu görmüş oluyor. Yani bu totalin tepkisidir. Alkışlamadan gidenleri görebilirsiniz ya da 300 kişinin hepsi de yumurta atabilir. Bu çok önemli, keşke böyle bir şey olabilse. Yani, 300 kişi için yaptığım bir şey 300 kişiden reaksiyon alır. Sinema da böyledir. Ama televizyon başka bir şey. Her televizyon olan evde reyting ölçüm makinası var mı? Her evde olmadığı için, sizin adınıza Ahmet karar verir. Türkiye’de 4 bin evde bulunan reyting makinası bütün Türkiye adına karar veriyor. Örneğin, dizi çok iyi ve izlemek istiyorsunuz ama evinde makine olan bu 4 bin kişi izlemediği zaman, hiç izlenmediği varsayılıyor. O yüzden alkışla reyting aynı şey değil.


Ülkenin kültürel hayatında görülen sorunlar popüler kültürle ilgili bir sorun mu?

Popüler kültür zararlı bir şey değil. Zararlı olan popüler kültürün yozlaştırılmasıdır. Türkiye’de yaşadığımız; herkesçe, ülkenin makamlarınca, devlet adamlarınca da prim gören popüler kültürün dibine kadar yozlaştırılmasıdır. Oyunculuk açısından tiyatro, sinema ve televizyonda hiçbir fark yoktur. Sadece hazırlık aşamaları fark eder. Bir tiyatro oyununu ben 45-50 günde çıkarırım, sinema filmine 3 ay hazırlanırız. Televizyonda bir haftadan az bir sürede, fabrika üretimi yapılır. Genç meslektaşlarım için söylüyorum, bu namuslu bir ticarettir çünkü sanatınızı eksiksiz olarak yapmanızı gerektirir ve daha kısa sürede, manevra kabiliyetini geliştirmeniz lazım. Bir haftada, hikayedeki rolünüzü gereği gibi canlandırma zorunluluğunuz vardır.

Duru Tiyatro’yu 8 Mart 2005’te kurdunuz. Neden bir tiyatro kurma gereksinimi duydunuz?

Gereksinim duymadım aslında. Hem bu ülkeye tiyatro gerekmiyor mu? Gerektiği için yaptım. Nasıl bir otobüs şirketi insanların ulaşımı için gerekiyorsa, tiyatro da gerekiyor. Kültür çok enteresandır. Tv kanalları “Yemekteyiz” diye bir programı yayınlamaya devam ederlerse, yarın öbür gün komşuluk kalmaz. “Yemeğinden kıl çıktı, sen ne biçim ev sahibisin” dendiğinde bu kültürel yozlaşmanın sirayet ettiği noktalardır. Tiyatro insanlara herşeyden önce beraber yaşamayı öğretir. Çünkü birbirini tanımayan insanlar, işlerinden çıkıp, aileleriyle, arkadaşlarıyla buluşup özel olarak daha önceden, ayırttığı biletini cebine koyar, gelir. Tanımadıkları insanlarla yanyana oturup oyunu izlerler, tiyatro bir sosyalleşme hareketidir. Yanyana oturduğunuz için bir adap gerektirir, tiyatroda yapılmayacak şeyler vardır. Bu adap bütün topluma sirayet eder. Dağılan Sovyetler Birliği’nin arkasından Rusya’nın ekonomik olarak birden süper güç haline gelmesinin sebeplerinden bir tanesi sanatsal ve kültürel altyapıdır. Yunanistan’ın bunca bela yaşamasının ardında çok ciddi bir kültürel birikim yatar. Kıyaslayalım. Nüfusu 17 milyon olan Yunanistan’da, Hürriyet ayarında bir gazete 14 milyon satıyor. Ülkemizde nüfus 70 milyon, gazete 800 bin satınca skor yaptık diyorlar. Ülkemizde bir romanın ilk baskısı 2 bin adet yapılıyor. 5. Baskıyı yaptığınızda ancak 10 bin baskı yapmış oluyor. Biz daha iyiyiz dediğiniz Yunanistan’da ise bir kitap ilk baskıyı 10 bin adet yapıyor. Almanya’da bir baskı 14 bin adet yapılıyor. Bu toplumu kültürsüzleştirme politikası vardır. Bu, seçilmiş, tercih edilmiş bir politikadır. Kötü olan yönetenlerin bu tercihi değil, yönetilenlerin buna ayak uydurmasıdır. Bu ülkede bir milyon gazete satıldığında alan da memnundur satan da memnundur. Daha fazlasını istemezler. Daha fazlası bu toplumu kaliteli yapar. Bu yüzden tiyatro kurdum.


Tiyatronun konsepti nasıl oluştu?

Repertuvar türü bir içerik oluşturduk. Örneğin “Aşk Her Yerde” oyunumuz daha çok seyirci çekmek için oynadığımız bir oyun. Ticari olarak adlandırılabilecek hoş bir komedidir. Hedeflerimiz Avrupa’da, Rusya’da, Amerika’da ya da medeni başka ülkelerde gördüğümüz kültürel düzeyde oyunlar. Kendi kültürel değerlerimize başkalarının sahip çıkması ne acı. Örneğin; gölge oyunumuza Fransızların sahip çıkması ne kadar kötü bir şey. Ama, Karagöz’le ilgili basılmış en detaylı kataloglar, kitaplar, ansiklopediler Fransız Cumhurbaşkanlığı tekelindedir. Türkiye’nin herhangi bir kültür sanat varlığı, cumhurbaşkanlığı düzeyinde korunuyor değildir. Mustafa Kemal’in anıtları bile korunmamaktadır. Mustafa Kemal’in dediği gibi, 20 bin nüfuslu her ile ilçeye aktif bir tiyatro binası kurulmadıkça bu ülke tekamülünü tamamlayamayacaktır. O yüzdenden bu sevdayla tiyatromuzu kurduk, hiç de pişman değiliz. Çok da mutluyuz, seyirci de sahip çıktı. 8 Mart 2009’da dördüncü yılımızı tamamlamış olacağız. 5 Ocak tarihinde de bu salonda, yani kendi salonumuzda birinci yılımızı tamamlıyoruz.

Kısaca “Aşk Her Yerde” oyunundan bahseder misiniz?

Oyun, hoş bir romantik komedi. Öyle suya sabuna dokunma derdinde değil. Hoş bir iki saat geçirmek için tiyatronun yumuşak oyunlarından bir tanesi. Bizim seyirciyi yormadan, dinlendirerek hatta keyifli iki saat geçirmesini sağlamak amacıyla yaptığımız bir oyun. Çok da keyif alarak oynuyoruz. Kısaca, içine kapanık, sıkıcı bir istatistikçinin eşi tarafından terk edildikten sonra yeniden hayata tutunmaya çalışırken yaptığı yanlışlar, idealleri doğrultusunda söylediği yalanların sonucunda başının dönmesini anlatan komik olaylardan oluşuyor. Oyunumuzu Duru Tiyatro’da, çeşitli sahnelerde ve turnelerde oynuyoruz. 41. oyunumuzu gerçekleştirdik, 41 kere maşallah.
www.garantimatik.com

 
Make a Free Website with Yola.